Yeter ulan artık! Altı aydır Recep İvedik tartışması... Biraz önce de Kanalturk'te Doğa Rutkay'ın sunduğu (bkz. şahandan çok şahancı/yeni gelin gibi sarılmak) bir programda tartışılıyor. Atilla Dorsay ve filmin yapımcısı, oyuncu kadrosu yüzleştiriliyor gibi sanki. Üstüne basa basa Atilla Dorsay, "ben bu filme eleştiri yazmadım" dese de kötü eleştiri örneklerinde adı geçiyormuş, ki VTR'de Şahan Gökbakar da geydirdi abiye. Hâlâ tartışılan "Film iyi mi kötü mü?", "5 milyon kişi gittiyse iyidir", "yok efendim iyi değildir, giden magandadır", "maganda ama iyi maganda Recep" gibi cümleler arasında boğulurken kapadım TV'yi.  Ya tartışanlar taraflı, ya da Türk halkını tanımıyorlar. İşte denmiyor "giden öküzof, cahil cühela, sinemayı bırak TV izlemesini bile bilmeyen adamlar." Ve şu anlaşılamıyor; empati mi yoktur, kitap okumaktan gerçek hayatı anlayamama sorunu mudur bilmiyorum ama bu filmin üç izleyici kitlesi var: Birincisi senin benim gibi adamlar, TV'de geç farketmiş, Youtube'dan izlemiş, sağa sola copy-paste etmiş, gülmüş insan tipi. Bu filmden önceydi tabi. Film çıktığında da bu tayfa fragmana aynı muameleyi yapmıştı, biliyorum çevremden. İkinci kitle cahil takımı, eleştirmenlerin ve yapımcının da dediği gibi Recep İvedik ile özdeşleşen, onu kendinden gören tayfa. Bunların kahramanı, olmak istediği insan Recep ivedik. Üçüncü kitle de çocuklar. Onların beyni tam gelişmediği için, mevzuya bir hakimiyet de olmadığından gülmeye programlı olarak gittiler. Ama asıl şaşırdığım, Şahan Gökbakar'ın dalga geçtiği, kıro olarak gördüğü Recep İvedik karakterini savunması, halkın kahramanı olarak belirtmesi. Şahan'ın bütün karakterleri öyleydi skeçlerinde, kendine benzemeyen, hâttâ sevmediği, otursa iki kelime konuşmayacağı adamlar üzerinden yaratıyordu karakterleri. İlk çıkışı da öyleydi (balkondan ipi çeken adam). Ya konuşulmuyor, ya konuşulamıyor ama mevzunun özü bu işte. Şahan dalga geçti, halk kahraman yaptı. Etiketler: leşo, medya, popüler kültür, televizyon, türk, yeminimi bozdum
Hâlâ anlayamadı güzide metalci camiası, Punk, Metal, Rock o kadar farklı dallara ayrıldı ki, bir tarza mensup olunduğunda tarikat üyesi gibi, dinlediğin grup sayısı azaldıkça zalıyor. Al işte Darkthrone ne dinliyor. Gitsen adamın evine CD arşivinin içindeki Punk albümler bizim Taksim punklarınınkinden fazladır.
Geçen sene Dimmu Borgir DVD’si izlerken adamların tur otobüsünde WASP dinleyip eğlendiklerini görüştüm. Zaten Dimmu Borgir frontman’i Shagrath bir süredir bir rock’n roll grubunda gitarist. Elini yüzünü de yıkamış, Cem Köksal gibi adammış.
Albüme gelince… Albüm güzel, Dimmu Borgir son üç albümdür yakaladığı çizgi başarılı. Eski halini de severim de, adamlar yeni tarzı güzel oturttu. Cradle of Filth gibi ibiş olmadılar, Grammy’e kadar da gittiler. Bu albüm de öyle, fakat matematiksel. Davul makine gibi, gitarın, klavyenin yaptığı her hareket yerinde, arka clean vokaller yerli yerinde. Kısacası prodüksyon harikası bir albüm. Bunda kötü olan ne? Darkthrone’dan sonra öle oldu belki de… Dimmu Borgir en ağırıdından siyah bi bowling topuysa Darkthrone yamalı meşin top gibi kalıyor.
Neyse, belki de benim takıntım bu. Albüme kötü demem. Hatta çıktığından beri kopmadan dinliyorum, “git orijinalini al albümü” bile diyebilirim. Albümü merak ediyorsanız albümün ilk iki şarkısını (The Serpentine Offering, The Chosen Legacy) bir dinleyin derim.
 Etiketler: albüm, metal, müzik
Hiç bir şey bilmiyorsam, bu 2007 yılı hakkında söylediklerim doğrudur. Bu yıl metal yılı oldu, metalin ikinci (belki üçüncü) rönesansı sanki! Ne çıksa bomba, King Diamond, Motörhead, Overkill... En sonunda maya tuttu, 90 sonrası o kafa karışıklığı toparlandı 2000’lerden sonra ve on yılın sonuna doğru süper albümler çıkmaya başladı. Belki çok satmıyorlardır ama kemik dinleyici çok memnun biliyorum.
Sebastian Bach da geçtiğimiz aylarda bir albüm çıkardı, pek ümitli değildim, biraz medya maymunu, biraz eski defterlerden ekmek yemiş bir yakışıklı erkek güzeli bu abimizden. Ammaaaa.... Albümü bir taktım ki, oy ki ne oy! (yalan söyleme lan, albümün başında intro var, neyine oy) gümbür gümbür gidiyor abiler. Hız kesmeden 14 şarkı gömmüşler albüme. E tabi yılların açlığı. Üçüncü solo albümü olarak geçiyor ama bunu ilk sayabiliriz, zira ilki 3-4 orijinal şarkının arkasından Skid Row şarkılarının yer aldığı Bring ‘Em bach Alive idi, o yetmedi bir de üstüne cover şarkılardan oluşan bir albüm çıkardı cepten yiyen Sebastian abimiz.
Şimdi Gilmore Girls dizisinde oynamak, VH1 neferi olmak münasebetleriyle parayı bulmuş ve albüme akıtmış, belli. Axl Rose’u da duhul etmiş albüme, zira üç şarkıyı Axl ile bestelemişler ve beraber söylüyorlar. Axl katkısı hakkaten mükemmel olmuş. (Love Is) A Bitchslap şarkısındaki ek vokalleri şarkıyı tamamlıyor. Nerden mi biliyorum? Klibini izledim, orada Axl’ın vokalini katmamışlar, tuzsuz çorba gibiydi şarkı! Zira albümdeki Stuck Inside ve bir Aerosmith cover’ı olan Back In the Saddle’ı Axl ile kotarmışlar.
Axl filan derken, albüme katkısı olan, benim de piyasadaki en sevdiğim adamlardan Roy Z’yi es geçmeyelim; üç şarkıya da Z katkıda bulunmuş. İki şarkıya da metal tarihinin gördüğü en iyi basçı abi Steve Digiorgio ortak olmuş mu, al işte sana süper albüm. Ama hem bu kadar ayrı adamın bestelere ortak olmasının etkisi, hem de uzun yıllar çıkmamış bu albümün şöyle bir dezavantajı var: Şarkıların tarzı Heavy Metal potasında erise de tarzlar değişiveriyor, özellikle de vokal tarzları. Albümde olmasa Bach’ın vokali olacağını tahmin edemeyeceğim şarkılar mevcut. You Don't Understand şarkısı böyle misal. Helloween şarkısı gibi, Negative Light ise apayrı telden çalıyor. Ama her şarkı muhteşem benim için. Ben bu albümü bir sene her gün dinlerim!
Ha bir de... Bach ile yapılmış bir röportajda gördüm, aktarayım. Bach’a soruyorlar Myspace’de sayfan var, netle aran nasıl diye. Ateş püskürüyor mother’lı fucker’lı gayet! “80.000’den fazla arkadaşım var sayfada, albüm onun onda biri kadar satmıyor, gerçek arkadaşlarsa albüm alsınlar”. Sanırım mesaj gitmesi yere, en hızlı şekilde gitmiştir :) Etiketler: albüm, metal, müzik, rock'n'roll
Dere tepe düz gittim, dağları delmesem de birkaç üst ve alt geçit geçerek Kaf Dağındaki çiçeği koparmaya geldim. Ama Kaf dağı olmuş sana Afkanistan. Pazar yeri gibi, insanlar vıcık vıcık; ne kadar Kafkaesk...Sapıkça, file çorapları ellerine, pazar filesinde olması gereken elma, armut ve de kavun meyvesi biçimindeki uzuvlarını göğüslerine, göğüslerini gere gere koymuş kızlar etrafımda. Garson çalışıyor. Canhıras bir şekilde, benim şeklibozuk oturuşumun yanına 13 saniye kadar geliyor, duruyor, kültablasını temizliyor, kim konuşursa ilk golü o atıyor, biraz söyleniyor, sonra devre oluyor. Maçın devresi maçtan uzun, kaç devre bilinmiyor. Teke tek maç, hakemler izinli, tribün baskısı yoğun. Saçları antiberberlerin yanısıra, saçları her türlü antiliğe müsait, antin kuntin tipler geziniyorlar, aynı bir lemming gibi, bazılarının aklında bizim Lemmy...Boş olduğu kadar içinde 4+1 bir ev barındırma kapasitesine sahip midenin içine bir vidanjör marifetiyle sigara ve alkol iksiri dolduruyor, enine yeşil çizgili tişörtlü, mini etekli, pergel bacaklı kız mide sahibine bakarken. Çirkin, çirkin olduğu kadar Reha Erdem filmi sevmeyeceğine emin olduğum adamlar, sıcak temasa geçiyor Reha Erdem filmi sevmediği halde güzel olan kızlarla. Çişten gelindi, aynı tasla aynı hamamda yıkanıldı. Mısır kraliçesi aramadı, İspanya kralı yalnız.
Etiketler: kağıt-kalem
Phil Anselmo. On parmağında on marifet, uzaktan vokalist gibi görünen, büyüteçle bakılınca gitardan davula bir çok enstrümanı, bir çok grupta çalan, metal dahisi bir adam. Pantera’da söylerken bile yerinde duramayan bu adam kendi başına Black Metal grubu mu kurmadı, Death Metal gruplarında gitar mı çalmadı... Sene 2002, Satyricon konseri izliyorum hop sahneye Phil çıktı. Noluyo ya! Sonra bildim ben abiyi! Ve fekat Pantera’dan sonraki en sağlam projesi Superjoint Ritual ve Down. İkisinde de gitar-vokal... İksi de başarılı projeler, Superjoint’te groovy thrash death arası bir tarz yapan Phil, Down’da son zamanlarda ülkemizde de etkisini arttıran Southern Rock/Metal yapıyor. Benim biraz rötarlı dinlediğim 95 yapımı Nola albümü en iyi Down albümü sanırım. Yedi sene sonra çıkan II albümü de daha olgun, ağır bir albümdü. Şimdikiyse ikisinin arası gibi, hem bir Southern ağırlığı var, hem de arada melodik riff’lerle süslemeler...
Down, her an takıldığında insannı keyiflendirecek albümlerden. Ağır temposuyle, southern/stoner tarzı temposuyla tam bir Rock ziyafeti. Daha önce Down dinlemediyseniz, istediğiniz albümden başlayın ama kesin bir kere deneyin.
 Etiketler: albüm, metal, müzik, rock'n'roll
Otobüsten inildi, Cevahir’e girildi, refleks olarak hemen Gloria Jeans’ten bir Kolombiya kahvesi söylendi.
Karşı masada üç kız, bir erkek… Kızlar filmlerdeki kargaşa diyalogları gibi konuşuyorlar. Aynı anda üçü birbirine konuşuyor, konuşulan taraf nasıl bir şey dinlerken başkasına bir şey anlatabiliyor aklım almıyor. O tek erkek de tenis maçı izler gibi sallabaş olmuş meliyor. Taktım kulaklığı, Amorphis girdi : Rooyy!
Bir önceki albümde gelen ağabeyimiz Tomi Joutsen rö dedi, ben de bir oh çektim. Anlaşılacağı üzere sert bir şarkıyla başlıyor albüm, yine o Amorphisengiz melodiklikle… Ben bu adamı sevmiştm geçen albümde de, clean vokalleri de iyi, rösü de!
Kızlar masalarını terk ederken ve terk edilen masadan cep telefonlarını çantalarına koyarlarken başlıyor ikinci şarkı. Masa, koltuklar ve hatta boş fincanlar bir oh çekiyor. Şarkı da anlamış gibi mevzuyu neşeli mi neşeli. Öyle neşeli ki gitarist döktürüyor vahlı solosunu. Albüm çok iyi gidiyor. Üçüncü şarkı başlıyor, ağır, düz bir şarkı, rahatlıyorum: Silent Waters. Kahvemi yudumluyorum, Amorphis’i ilk dinlediğim zamanlara gidiyorum. Thousand Lakes’i dinlemiştim ilk, sakalı çıkmayan bu çocukların ikinci albümü. O zaman neşeli müzik dinlemek yasak, asık suratlı, çatık kaşlı, Mayhem tişörtlü zamanlardı. Amorphis dinleyen aforoz edilebilirdi, metalci ikiye ayrılmıştı. Ki Amorphis bomba albümü Elagy’i çıkardı. Ortalık yerinden oynadı, asık suratlar gizli gizli dinlemeye başladı. Sonra Tounela çıktı, brutal vokal yok denecek kadar azaldı, ama Amorphis kemik dinleyici kitlesi yapmıştı kendine. Sonra Am Universum ve Far From The Sun filan bir gerileme oldu. İki sene önce çıkardıkları albüm Eclipse’le geri dönmüşlerdi bence.
Bu albümde boş şarkı yok.her yeni şarkıda “aha bu güzelmiş” dedirtiyor.İnanmazsanız Myspace sayfasından bir dikiz atın şarkılara, beğenmeyen gelsin bana! Etiketler: albüm, metal, müzik
Mangal sucuğu şeklindeki MP3 player benim değil! Çin pazarındaki arkadaşımdan aldım. Cebimden çıkarmadım, gayet sinsice dinliyorum Darkthrone’un yeni albümünü çift katlı otobüsün içinde. Üç gündür rahatım, aklımda ne batılılaşma dönemi türk sanatı, ne de Orta Avrupa feodal döneminin özellikleri var. Zira sınavlardan çıkmış, muzafferane bir şekilde Darkthrone marifetiyle Rock’n'Roll dinliyorum! Lemmy ile Cevahir’de buluşunca ona da dinleteceğim.Rock’n'Roll dedim evet. Tanrılar çıldırmış olmalı! Darkthrone garip bir albümle çıktı karşımıza. Albümün tarzını NWOBHM (New Wave Of Black Heavy Metal) olarak adlandırıp, NWOBHM’deki British’ine bir göz kırpıyorlar, bu manyak metalciler.Şarkıları üç mahalle öteden de duysak Darkthrone deriz yine de, hâlâ tarz aynı ama çorbanın içine Heavy Metal katmışlar bu sefer. Sololar, riff’ler acayip güzel, basit, yine o takozluk da mevcut. Hastasıyım basit müziğin, Darkthrone da öyle…Albüm kapağı ve içerisi de öyle yansıtıyor.Fenriz ve Nocturno Culto’dan oluşan grup elemanları çıkmışlar Norveç’in ormanına çekmişler birbirlerinin fotoğraflarını, aile albümü gibi… Bir de ferman vermişler BUY OR DIE:en kral on şarkı listesi, Black Sabbath’tan Mercyful Fate’e kadar liste cayır cayır Heavy Metal!Albümdeki her şarkıyı beğendim, su kaçırmadan kotarmışlar işi, eşeğin amına. Albümü black’çiye de heavy’ciye de tavsiye ediyorum. Körkütük faşo metalciler sever mi bilmiyorum ama!  Etiketler: albüm, metal, müzik, rock'n'roll
Noluyo ya? Hangi yıldayız? Ne ayılıksa, yıllardır uykudaymışım, Muhammed Suiçmez diye biri varmış, duymamışım! Bu yaz festivalde tanıştığım bir elemanla geyiklerken bahsetti, “abi Muhammed Suiçmez yeni Chuck Schuldiner” dedi. Festivalden sonra koştum eve, araştırdım Chuck babaya benzetilen bu amcayı (baba yarısı ya). Alamancı bu kardeşimiz, Sürmeneli lazoğliymiş, veletken heves etmiş Death Metal’ci abilerine, gitar almış, babası belinde kırmış gitarı. Sonra yine gitar almış, yememiş, su içmemiş gizli gizli gitar çalmış, ders almadan. Sonra rö demiş, demoydu, albümdü yürümüş... 99 yılında Onset of Putrefaction albümünü çıkarmış, 2004’te de Epitaph EP’si çıkmış. 2008’de yeni albüm geliyormuş. Onset of Putrefaction’ını da tavsiye ederim tabii ama Epitaph daha sağlam görünüyor. Beğenirseniz diğerini de alırsınız, ki beğeneceğinizden eminim eğer Death Metal seviyorsanız. Zira baya sert takılıyor amcam. Teknik Death Metal diye tabir ettikleri, hem öküz gibi çalıyorum, hem de gönlümü Death Metal’e verdim tiplerinden. Bir nevi biliyorum da rö diyorum durumları... Albümün gidişatını meral ediyorsanız, myspace.com/necrophagist adresinden bir dinleyin Stabwound şarkısını, sonra anında kararınızı verirsiniz zaten.  Etiketler: albüm, metal, müzik
Nerden başlasam nasıl anlatsam bilemiyorum. Sanırım herşey iki ay kadar önce haberi duymamla başladı. Waters geliyordu. İlk önce bir korktuk ailecek, son albümü olan opera tarzındaki Ça İra'dan çalar diye pek de heveslenmedik; arada bir Shine on... çalsa yeterdi gerçi ama sonra Pink Floyd'un parlak çocuğunun Dark Side of the Moon albümünü baştan sona çalacağını öğrenince soluğu Biletix gişesinde aldık :) Biletler pahalıydı. 100 liraydı, çok özel kişilere ise 310 lira... Aldık insan biletlerinden, geri sayımı başlattık. “Bilet aldın mı?”, “Bilet kalmış mı?”, “Kim kim gidiyoruz” muhabbetlerinden sonra geldi çattı konser günü... Bir Anadolu çocuğu olarak Kadıköy'den Dentur (o baştaki “den” neyin kısaltması anladınız siz.) motorlarıyla başladı maceramız. O an anladım konserdeki insan modelini; uzun saçlı, siyah tişörtlü, postallı adamlardan oluşmayacağını seyircinin :) Renk renk insan vardı, ihitiyarı veledi; Prens Charles karizmasıyla bira içeni... Motor yaklaşınca mekan bir küçük göründü gözümüze, pek 15.000 kişi alacak gibi görünmüyordu ama almış, duyduk resmi kaynaklardan. Neyse indik, girdik sıraya, sıra muhabbeti, kaynaşmalar derken konser mekanına girdik. Sağda-solda çift monitör, ortada da tatmin edici bir sahne vardı. Direktman bira mevzuuna girdik, o da kapak oldu. 7.5 lira fıçı bira, içmeden sarhoş etti! Bir bira alıp iki kere sarhoş olmanın güzelliğiyle başladık ortamı keşfetmeye... Bir sürü arkadaşımı gördüm, mutlu oldum. O ortamda olmak, sevdiğim insanlarla olmak çok güzeldi. Sanırım bu kadar arkadaşımla birliklte olduğum ilk konserdi. Metalcisi, rock'çısı ordaydı. Okuldan hocalarımı bile gördüm ki zaten bu bile yeter :) Muhabbet ede ede 2 saati devirdik ve konser başladı. Roger'ım Waters'ım sahneye çıktı. Pink Floyd'un çirkin çocuğunu dünya gözüyle görebildik. The Wall'dan In the Flesh'le başladı konser. Sahnedeki perdede çekiçler, Waters'ın o vokali, etrafıma baktığımda insanların yüzündeki o şakınlık, mutluluk... Konserde olduğumu hissettim gerçekten. Daha sonra “Mother do you think they drop the bomb” dediğinde birkaç seyirciden İran bayrakları havalanmıştı. Hatta birinin üzerinde “Have a Cigar” yazıyordu :) “Mother should I trust the government“ dediğindeyse seyirci tek bir ağızdan cevap verildi :) Üçüncü şarkı Set the Controls for the Heart of the Sun bizi çok şaşırttı. O kadar eskiye gideceğini düşünmemiştik. Saykodelik Pink Floyd'dan da şarkı dinleyip arkadaşlarla birbirimizi dürtme merasiminden sonra Shine on You Crazy Diamond başladı ki zaten benim film orada koptu. Konser öncesi sahnede gördüğümüz ve dalga geçtiğimiz fıstık yeşili gitarla bir Shine on çaldılar ki ölüyorduk... Gilmour'la adaş Dave Kilminster en az onun kadar duyguluydu. Ardından Have a Cigar ve Wish You Were Here... Seyirci koptu, Wish you Were Here'ı tek bir ağızdan söyledik. Final Cut'tan The Fletcher Memorial Home ve solo albümlerinden Perfect Sense ile Leaving Beirut çaldı. Fletcher Memorial ve Leaving Beirut'da Bush'a, Blair'a, Saddam'a bir sürü gönderme vardı. 17 yaşındayken Beyrut'a gittiğini ve Türkiye'den geçtiğini söyleyince seyirci iyice coştu zaten ve yine İran bayrakları havalandı. Tabii bu şarkılar sırasındaki video gösterimleri de çok iyiydi. Özellikle çizgi roman sayfalarıyla yapılmış olan seyircinin ilgisini çekti. Sonrasında Animals albümünden Sheep de gelince Waters'ın tokadını yedik :) Zaten 15 dakika ara verdi, anca kendimize geldik. Biralarımızı tazeledik, yerimizi aldık ve konserin ikinci yarısına hazırlandık. İşte efsane albüm Dark Side of the Moon geliyordu... Şimdiye kadar 35 milyon yasal kopyası satılan albüm Billboard top 200 listesinde kesintisiz 591 hafta ya da tam 11.4 yıl geçirerek Guiness Rekorlar Kitabı'na girmeye hak kazandı. Top 200 listesinde giriş çıkışları da dahil tam 14 yıl (741 hafta) ve Billboard'un farklı listelerinde akıllara durgunluk verici 26 yıl geçirdi. Speak to Me/Breathe'de inanamıyorduk artık. Zaten ses düzeni o kadar iyiydi ki ses sanki içimizden geçiyordu. Albümden farkı yoktu hakikaten şarkıların. On the Run, Time derken Money başladı ve bazı kısımlardan öndeki “Çok Özel Kişi”lere tepki de geldi bu şarkıda. Ama seyirci halinden memnundu yine de, herkesin yüzü gülüyordu, bir tek benim önümdeki ihtiyar Pink'çi amca dışında... Deli ettim konser boyunca. Money başladığında “parraaaaa” diye bağırınca bir yan gözle baktı, sonra “bu da metaaaaal” diye bağırdığımdaysa artık kaçmaya başlamıştı :) Ama eğlendik be kardeşim. Etrafımdaki arkadaşları da uydurdum kendime, bir ara hep bir ağızdan “hağıııııı” diye bağırıyorduk :) Neyse, karanlık taraf devam ediyordu... Us and Them, Any Colour You Like derken selamlar verildi sahne terkedildi. Seyirci yalandan da bis olsa yine “Roger” diye tezahürat tuttu. Geri geldiler. Bomba geliyordu: Another Brick in the Wall! Tek kelimeyle muhteşemdi. 17 bin kişi (aslında 16.999 kişi. Bir camış kardeş bağırmadan duruyordu yanımızda) tek ağızdan şarkıyı söyledik. Kelime kelime, hep bir ağızdan söyledik... Şarkı bittiğinde hepimiz Fenerbahçe taraftarı gibi konuşuyorduk. Her an ağzımızdan “löy löy löy” sesleri çıkacak gibiydi. Seslerimiz kısıldı tek şarkıda :) Yine “savaşa hayır” diyen şarkılarla devam ettik. The Wall'dan savaş karşıtı Vera ve Bring The Boys Back Home yine seyirciyi coşturdu. Ki son şarkı Comfortable Numb'da ayaklarım en az on santim havadaydı. Gözlerimi açamadım, uçtum, konserin sınırıydı resmen. Gitarist Dave Kilminster'ın elini öpmek istiyorum. 30 yaşında, 33 yıllık albümdeki şarkı bu kadar güzel çalınırdı... Ve konser bitti. Waters motorla boğazın sularına açılırken seyirciye bir selam çaktı ve kamerasıyla bizi kaydetti. Arkasında neye uğradığını şaşıran binlerce kişi; ağlayanlar, birbirlerine sarılanlar bıraktı. Ama herkesin aklında tek bir cümle vardı: “The happiest day of our lives” Aralar hariç net 2.5 saat süren konserin şarkı listesi: 1. bölüm: In The Flesh Mother Set The Controls For The Heart Of The Sun Shine On You Crazy Diamond Have A Cigar Wish You Were Here The Fletcher Memorial Home Perfect Sense Leaving Beirut Sheep
2. bölüm: ‘The Dark Side Of The Moon’ albümünün tamamı
Bis
The Happiest Days Of Our Lives + Another Brick In The Wall Vera Bring The Boys Back Home Comfortably Numb Ekip: Andy Fairweather Low – Gitar Snowy White – Gitar Dave Kilminster – Gitar ve vokal Graham Broad - Davul Jon Carin – Klavye Harry Waters – Hammond Ian Ritchie - Saksafon Katie Kissoon, PP Arnold ve Carol Kenyon – Geri vokaller Konserden Notlar: 6 bin metrekarelik konser alanına 36 metre genişliğinde bir sahne kuruldu. 11 bin kilogramı aşan özel ışık düzeni taşıyacak çatı bulunmadığı için özel bir sahne çatısı inşaa edildi. Sahnede 15 alev makinesi, 6 duman makinesi ve 300'ün üzerinde ufak çaplı ateş efekti yer aldı Etiketler: konser, müzik, rock'n'roll
|
arşiv
link lonk
|